Mehmet Gürses anlatıyor | Rojava efsanesi bitti mi?

02.02.2026 medyascope.tv

2 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Suriye'yi konuşmaya devam ediyoruz. Suriye'yi konuşurken aslında Türkiye'yi de konuşuyoruz. Aslında tüm dünyanın dört bir tarafındaki Kürtleri de konuşuyoruz ve Amerika Birleşik Devletleri'nden bu konunun önde gelen isimlerinden Profesör Mehmet Gürses'le tekrar kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hocam merhaba.
Mehmet Gürses: Merhaba Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Evet, sizinle en son yaptığımız yayın Halep'teki iki mahallenin SDG tarafından bırakılmasının ardındandı ve demiştiniz ki: "Halep'teki iki mahalleyi kazanıp Kürtleri kaybediyorlar." demiştiniz. Ardından Halep'in ötesine gitti olay ve zaten o yayında da siz söylemiştiniz. Olay, Kürtleri Fırat'ın doğusuna çekmek. Yani Fırat'ın batısındaki yerleri SDG'nin elinden alması zaten beklenen bir husustu. Ama bu bir mutabakatla bekleniyordu. Biraz burada işin içerisine ordular vesaire girdi ve en önemlisi tabii ki sizin de yaşadığınız Amerika Birleşik Devletleri'nin tavrı birinci derecede etkili oldu. Şunu söyleyeyim; siz çarşamba günü Medyascope'ta "SDG kaybetti, Kürtlük kazandı" diye kısa ama çok çarpıcı bir yazı kaleme aldınız. Şimdi "SDG kaybetti, Kürtlük kazandı" bahsine ve "Rojava efsanesi bitiyor mu, bitti mi?" bahsine gelmeden önce bir şu son mutabakata bakalım. Son mutabakatı ben okuduğumda – ki birçok kişi de benzer tepki vermiş – Kürtleri çok rahatsız edecek bir mutabakat değil gibi gözüküyor. Özerklik yok ama de facto, bir kendi kendini yönetme, ademi merkeziyetçilik varmış gibi gözüküyor. Tabii bu detaylar tartışmaya açık ve ne derece hayata geçecek bu ayrı bir husus ama sanki o büyük gürültünün yaşandığı anlardakinden daha farklı bir noktada Şam'la Kürtler, Mazlum Abdi ile Ahmed eş-Şara mutabık kalmışa benziyorlar. Ben mi abartıyorum?
Mehmet Gürses: Şimdi Ruşen Bey, ben hem öncelikle size ve Medyascope ekibine buradan çok teşekkür etmek istiyorum. Bu kadar acılar yaşanırken, insanlar ölürken, yerlerinden yurtlarından olurken sevinç çığlıkları atan bir kısım medyanın aksine; sizin ve Medyascope'un makul ve aklıselimi ön plana çıkaran ve birlikte yaşama hislerimize tercüman olan bir yayın politikanızı izlediğiniz için ben buradan gerçekten size şahsen de Medyascope ekibine teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsınız.

Ruşen Çakır: Sağ olun.
Mehmet Gürses: Şimdi son mutabakata gelince; bu mutabakat sizin de belirttiğiniz gibi, gönül isterdi ki bu mutabakat bu kadar acılar yaşanmadan, bu savaşlar yaşanmadan, Kürtlerin duygularıyla oynanmadan, Kürtler kaybedilmeden, tırnak içerisinde buraya gelinebilseydi. Son mutabakata baktığımızda 10 Mart mutabakatından aslında çok da özü itibarıyla farklı olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla Kürtlerin Fırat'ın batısından çekilmesini, doğrudur en son yaptığımız programda bekliyor idim. Fırat'ın doğusuna çekilebilme ihtimalleri çok güçlüydü, ki çekildiler. Fırat'ın doğusundaki Arap yoğunluklu Rakka ve Deyrizor bölgelerinden de ciddi oranda hiçbir çatışmaya girmeden Kürt güçleri, Suriye Demokratik Güçleri veya YPG diyebiliriz burada, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Haseke ve kuzeyine çekilmiş oldular. Tabii bunun bir de Kobani yönü var. Sonuç itibarıyla geldiğimiz nokta; bir yıldır tartışılan Kürtlerin artık varlığının kabul edilmesi gerektiğine dair. Bu varlığın kabulünü daha önceki programda da ben dillendirmiştim. Bir ara formül ile olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylemiştim. Bu ara formülün ne olacağını, nasıl olacağını son mutabakatta da her ne kadar belli başlı temel ögeler var ise de hâlâ detaylara hâkim değiliz. Bu detaylarda bu işin sahaya nasıl yansıyacağını, bu işin belki de istenilen şekilde mi yoksa tekrar ikinci bir savaşa mı evrileceğini şu aşamada söylemek biraz zor ama sonuç itibarıyla Kürtlük ve Kürtler bitmedi Suriye'de.

Ruşen Çakır: Peki burada şunu sorabilir miyim? Geçen Vahap Coşkun çok çarpıcı bir yazı yazdı, "üç kırılma"dan bahsetti  Serbestiyet'te ve o kırılmalardan birisi Rojava efsanesi. Çünkü Kürtlerin sayıca en az olduğu ülke Suriye ama en parlak başarılara imza attığı yer de Suriye gibi bir algı vardı. Batı da bunu yakından takip ediyordu, özellikle IŞİD'le mücadele bağlamında. Hatta filmler falan çekildi biliyorsunuz. Bayağı bir şey oldu. Ve sonra gördük ki Rojava etkili olamadı bu hamle karşısında. Özellikle tabii ABD'nin desteğini çekmesi, daha doğrusu Kürtlerden çekip Ahmed eş-Şara'ya aktarması. Yani sadece "Ben karışmıyorum ne yaparsanız yapın." demedi anladığım kadarıyla. Siz daha konuya hâkimsiniz. Hakikaten bir efsane vardı ve bu efsane bitti mi?
Mehmet Gürses: Şimdi bu çok harika bir soru ve bu soruyu bütün Kürtlerin ve birçok insanın son zamanlarda sorduğunu, ben dahil herkesin bunu düşündüğünü biliyorum. Şimdi milletlerin tarihlerine baktığımızda belli başlı dönüm noktaları vardır. Semboller vardır, hikâyeler vardır, destanlar vardır. Aslında millet dediğimiz şey bütün bu sembollerin, şarkıların daha basit bir ifadeyle duyguların bir yansımasıdır. Millet aslında kafanızda taşıdığınız resimdir. Bir duygu hâlidir. Bu çerçevede son birkaç haftada Rojava'da yaşanan gelişmeler Kürtlerin bir halk olarak kafalarında ve yüreklerinde ortak bir resim yarattı. Bu resim bir Kürtlük resmidir. Kürt sokağını yarattı. Kürt kamuoyunu pehçinleştirdi. Rojava az önce sizin de söylediğiniz gibi; yani Batı Kürdistan kavramı aslında bütün bu dört parça içerisinde en küçük olanı nüfus olarak, coğrafya olarak da en küçük olanıdır ve tarihine baktığımızda genel olarak Türkiye'deki Kürt siyasal hareketinin ve siyasal gelişmelerinin uzantısı niteliğinde olan bir varlığı var idi. Kendi başına bir bütün olacak kadar ne tarihi ne de büyüklüğü olmuştur tarih boyunca. Dolayısıyla bu durum artık değişmiştir. Küçük kardeş yani Rojava bana göre rüştünü ispatlamıştır. Bir tarih yaratmıştır. Ve dolayısıyla sizin sorunuza, "Rojava efsanesi bitti mi?" sorunuza cevap vermem gerekecekse ben Rojava efsanesinin yeni başladığını iddia edenlerdenim.

Ruşen Çakır: Yeni başladığını… Evet, iddia ediyorum dediniz ve iddialı oldu. Öyle söyleyeyim. Çünkü biliyorsunuz hâlâ kutlama faaliyetleri devam ediyor, en azından Türkiye'de. "O defter kapandı." diye bir şey. Ve ben bugün tam da bu konuda Mazlum Abdi realitesini tanımaktan bahsetmiştim Kasım ayında. Duhok'taki konferanstaki fotoğrafını biliyorsunuz; takım elbise kravatlı ve o benim Kasım ayında yaptığım o paylaşımı Ocak ortasında gelip benim yüzüme vurdular. Ve ben bugün yine bir yayın yaparak "Evet, yeniden Mazlum Abdi realitesi" dedim. Şimdi aslında sizinle benzer bir yerde duruyoruz ama ben biraz daha açmanızı isteyeceğim. Buradaki benim kastım daha çok şuydu: Ya Suriye'de Kürtler var. Onların varlığını kabul etmeden ne Suriye olur ne Türkiye'de barış süreci olur vesaire olur diye ben özet bir böyle bir yaklaşımı dile getirdim. Siz şimdi başlıyor derken neyi kastediyorsunuz esas olarak?
Mehmet Gürses: Şimdi az önce söylemeye çalıştığım gibi; Suriye tarihine baktığımızda Suriye'de Kürtlerin çok böyle derin, uzun bir tarihi yoktur. Yani bunu Türkiye'deki, Irak'taki ve İran'daki Kürt coğrafyasındaki ve oradaki Kürtlerin tarihine bakarak, bütün tarihi çalışmalara baktığınızda Suriye'deki Kürtlük realitesinin büyük oranda Türkiye'deki Kürtlük realitesinin bir uzantısı veya bir yansıması olduğunu görüyoruz. Bakın, Kobani dediğimiz yer 100 yılı geçmeyen bir tarihi vardır. Bağdat'a giden demiryolu yapılırken oradaki Alman işçilerinin ve Alman firmasına uygun bir şekilde bir kamp yapılıyor. İşçi kampı yapılıyor. "Company"den geliyor Kobani kelimesi. Kobani kelimesinin Kürtçede bir karşılığı yoktur. Firma demektir, company demektir. Ama Kobani artık bir tarih olmuştur. Kobani iki defa tarih yazmıştır. Dolayısıyla Suriye'deki efsane dediğimiz şey; eskiden Suriye'de Kürtler vardı, artık Suriye'de bir Kürdistan var. Eskiden Suriye'de Kürtlük realitesi vardı, artık Suriye'de Kürtlük realitesinin bir topraksal ve teritoryal karşılığı var. Eskiden Suriye'de kabul edilmeyen ve göz ardı edilen Kürtler var idi, artık ilk defa Suriye tarihinde merkezi hükümetle bir anlaşmaya imza atan bir Kürtlük realitesi var. Ben bu anlamda tabii ki bütün bu  riskleri ben göz ardı etmiyorum. Yani bugün Suriye'deki Kürtleri yok etmeye çalışan karanlık zihniyetin ne kadar tehlikeli olduğunun ve Suriye Kürtlerinin ve bütün Kürtlük mefhumunun tepesinde dolaşan o kılıcın farkındayım. Ama sonuç itibarıyla hem Kürtlerin sahadaki direnişi hem bölgesel ve global dengeler şu veya bu şekilde oradaki dengeleri tekrar yeniden yarattı ve hiç beğenmediğimiz Mazlum Abdi ilk defa, ilk defa değil aslında, daha önce de Şam’a gidip değişik belgelere, mutabakatlara imza atmış birisidir ve resmi bir şekilde, nispeten resmileşmeye doğru giden bir yönü var. Bu anlamda Kürtler Kürt coğrafyasında iyice Kürtleşmiş oldular. SDG kaybetti derken ben şunu söylemeye çalışıyorum: Suriye Demokratik Güçleri dediğimiz yapı sadece Kürtlerden ibaret bir yapı değildi. Çok uluslu, çok etnikli, çok dilli ve dinli bir yapıydı. Bu belki de Suriye'ye, yani gelecek Suriye'sine bir model olabilirdi. Bu anlamda o proje çökmüştür. Suriye Demokratik Güçleri projesi kaybetmiştir ama aynı zamanda Suriye kaybetmiştir. Ama Kürtler ve Kürtlük Suriye'de kaybetmiş değildir.

Ruşen Çakır: Dün ben iki ayrı yayın yaptım. Birisi Roj Girasun'la, birisi de Irak Kürdü bir araştırmacı Rasan Remzi ile. İkisiyle de bir şekilde Barzani'den bahsettik ve Roj açık bir şekilde şöyle dedi: "Bu sürecin iki kazananı var; birisi Barzani, bir diğeri CHP." dedi. Şimdi CHP'yi en azından şu an için bir kenara bırakacak olursak Barzani konusunu size sormak istiyorum. Açıkçası ben Barzani'nin bu süreçte, Suriye sürecinde bu kadar açık, net ve sert tavır almasını ve taraf tutmasını beklemiyordum. Yani şaşırdım. Yani şunu yapmadı; dünkü yayında da muhataplarıma sordum, size de söyleyeyim. Ya işte "İkiniz kardeşsiniz, yapmayın." demedi. Dedi ki: "Kürtler benim kardeşim. Onlara dokunmayın, dokundurtmam." demeye getirdi. Hatta bir iddiaya göre Tom Barrack'la görüşmesinde bunu çok sert şekilde ifade ettiği de söyleniyor. Biliyorsunuz iki kere yanılmıyorsam Mazlum Abdi ve Tom Barrack'la birlikte Erbil'de bir araya geldiler. Burada tabii şöyle çok bir önemli bir ayrıntı var. Mazlum Abdi, Öcalancı hareketin bir unsuru; yani oradan çıkmış, hatta bizzat Öcalan tarafından yetiştirilmiş birisi ve Öcalan-Barzani şeyini de biliyoruz tarihsel olarak. Ne diyorsunuz Barzani faktörü konusunda?
Mehmet Gürses: Şimdi sizinle son birkaç programda yaptığımız, benim en azından söylemeye çalıştığım şeylerden bir tanesi de Kürtlüğün üç hâli idi. Bu Kürtlüğün üç hâli konusuna izninizle biraz geri döneyim. Oradan sorunuza cevap vermeye çalışayım. Kürtlüğün üç hâlinde; bir Barzani Kürtlüğü, iki PKK Kürtlüğü, bir de İslamcı Kürtlük demiş idim. Bu son dönemde PKK'nin son dönemdeki yeniden yapılanması, PKK'nin kendisini tasfiye sürecine sokması, silah bırakma kararı alması ve son dönemde Rojava'daki gelişmeler ile şuna katılırım; Barzani Kürtlüğü güçlenerek çıkmıştır, şimdilik. Barzani Kürtlüğü doğrudur, bu süreçte güçlenmiştir. Barzani'nin son dönemde takındığı tavır Kürtlük adına takındığı bir tavırdır. Bu zaten Rojava'nın rüştünü ispatlaması, Kürt sokağı kavramının ortaya çıkması ve Kürt kamuoyunun bu kadar perçinleşmesinin bir nedeni de artık partileri aşan, PKK'yi, KDP'yi, YNK'yi aşan bütün partiler üstü bir Kürtlük bilincinin ön plana çıkmasıdır. Bakın son dönemlerde IŞİDvari Kürtler hariç; yani IŞİD ve IŞİD benzeri çok irili ufaklı Kürt grupları ve Kürt kesimleri hariç Barzani'sinden Talabani'lerine, Kemal Burkay'dan Diyarbakır'dan Mahabad'a, Mahabad'tan Erbil'e, Avrupa'dan Amerika'ya bütün Kürtler sokağa çıktı. Yani siz bütün bu Kürtleri PKK'li olarak görürseniz sizin bu meseleyi anlamadığınız anlamına geliyor. Dolayısıyla bunu bir partinin kaybı kazancı olarak görmek bence biraz basite indirgemek olur. Burada insanlar Kürtlük adına sokağa çıktılar. Kürtlüğün tehlikede olduğunu hisseden bir Kürt halkı var. Ve bunu bütün partilerden gelen çok ortak bir duygu hâlinde bunu sokağa taşıdılar. Bakın son birkaç gün içerisinde Amerika'da Minnesota'da yaşayan Irak Kürtlerinden birisinin başlattığı, sıradan bir Irak Kürdünden bahsediyorum; hiçbir etiketi olmayan birisinden başlattığı bir dilekçe var. Lindsey Graham'a verilmek üzere bir dilekçe başlatıldı. Online dilekçe son birkaç günde 300.000 imza aldı. Dolayısıyla ortada ciddi bir Kürt sokağı var, Kürt aklı ve Kürt kolektif aklı var. Burada Barzani'nin takındığı tavrın da Kürtler tarafından takdir edildiğinin farkındayım. Barzani bu sınavdan başarılı bir şekilde çıkmıştır. Onu kabul ediyorum.

Ruşen Çakır: Bu arada tabii Öcalan meselesi var. Ben geçen bir yayın yaptım, "Öcalan'ın liderliği sallanıyor." diye. İzlediniz mi bilmiyorum. Biraz fırça yedim Öcalancılardan. Ama şöyle bir olay var açıkçası dışarıdan bir gözlemci olarak; Öcalan'ın 27 Şubat deklarasyonu çok açık ve net bir deklarasyondu. "Demokratik entegrasyon" diyordu, "Her yer için." diyordu. Yani Suriye için de Irak için de Türkiye için de. Ve o Bahçeli'nin ve Erdoğan'ın da dile getirdiği Türk-Kürt kardeşliği önermesini o da sahipleniyordu ve bu aslında süreci mümkün kılıyordu. Ama Suriye olayında görülen o kardeşlik meselesinin en azından Kürtlerde bir kırgınlık yarattığını ben görüyorum. Ve Güneydoğu'dan birtakım güvendiğim dostlarım bana aktarıyorlar; çok bir homurdanmalar olduğu yani bu kardeşlik meselesinin çok da gerçek olmadığı, yani bir anlamda hani çok kaba tabirle satışa getirildiklerini ifade ettiklerini söylüyorlar. Bu geçici bir olay mıdır yoksa bunu bir şekilde telafi edebilir mi Öcalan ve Öcalan'ın hareketi?
Mehmet Gürses: Şimdi bunu benim de temasta olduğum, konuştuğum eş dost akraba arkadaş; çok sayıda insanla ben de işte Diyarbakır, Batman, Mardin, Van gibi yerlerden insanlarla ben de konuşuyorum. Sürekli temas hâlindeyim. Bu az önce bahsettiğiniz Kürt sokağında bir kırgınlığın olması, bir öfke hâlinin olması doğrudur. Buna katılıyorum. Bu öfke hâli çok net bir şekilde var. İnsanların duygusal yaklaşımlar sergilediğinin de farkındayım ve bunu da anlıyorum. Çünkü asıl mesele, duygusal bir meseledir. İnsanların şu ana kadar belki de yapılan siyasetle, yanlış siyasetlerle, yanlış politikalarla insanların aklıyla oynadılar. Şu anda insanların duygularıyla oynamaya başladılar. İnsanların duygularıyla, sembolleriyle oynamayacaksınız. Oynadığınız zaman bunu bir arada tutma şansınız olmaz. Ben dolayısıyla Türkiye'deki Kürt siyasal hareketinin, Öcalan çizgisinin ve Öcalan'ın son zamanlarda yapmaya çalıştığı şeylerin bazı insanlar tarafından, belli bir kısım Kürtler tarafından eleştirildiğinin de farkındayım. Bunu eleştirmeye tabii ki hakları vardır. Ama sonuç itibarıyla Öcalan bu konuda ne diyor? Öcalan bu konuda tam olarak nerede duruyor? Hangi talepleri var? Yani bu kadar mesele buysa ya açsınlar İmralı'yı, kameralar gitsin. Öcalan bu konuda ne düşünüyor söylesin, hepimiz de görmüş olalım. Ama sonuç itibarıyla Öcalan -benim olaya bakışım, benim yorumum- bence bunları öngörerek bunların önüne geçmek üzere bazı adımlar attı. Bu adımları atarken başarılı oldu mu olmadı mı sorusunu tabii ki tartışabiliriz ama sonuç itibarıyla Rojava'da yine Öcalan çizgisini temsil eden Mazlum Abdi ve ekibi cephede savaştı, bedel ödedi. Oradaki Kürtlerin katliama uğramasını engelleyen yine en büyük aktör o oldu. Tabii ki tek başına o aktör değildir. Barzani çizgisinin ve Barzani'nin bir aktör olarak devreye girmesinin çok değerli olduğunu az önce söyledim, tekrar söylemek istiyorum. Kürt sokağının bütün dünyada sesini yükseltmesinin çok büyük bir katkısı vardır. Bir de perde arkasında aslında şimdilik IŞİDvari, Şam'daki hükümete yol veren güçlerin aslında bunun şimdilik ve taktiksel bir şey olduğunun da farkındayım. Kürtlerin tamamıyla gözden çıkarılmasına bana göre henüz dengeler uygun değil.

Ruşen Çakır: Kürtlerin özellikle Batı'ya yönelik kırgınlıkları, hayal kırıklıklarının telafisi mümkün olabilecek mi? Çünkü orada özellikle diasporadaki birtakım Kürt milliyetçisi çevrelerin temel hareket noktası aslında bölgedeki jeopolitikten hareketle İsrail ve onun destekçisi ABD'nin Kürtleri stratejik ortak olarak yanlarına almak istediği gibi bir -basitleştirerek anlatıyorum tabii- bir teze güveniyorlardı ama bu olayda gördük ki böyle olmadı. İsrail göz yumdu. Yani İsrail kılını bile kıpırdatmadı. Öyle değil mi? Yani Suriye'de yaşananlarda ABD tam tersine, daha da ötesinde safını eş-Şara yönetiminden yana yaptı. Şimdi hem bir taraftan Kürt milliyet duyguları kabarıyor bir diğer taraftan da yalnızlık hissiyatı var. Nasıl olacak? İkisini birlikte nasıl yürütebilecekler?
Mehmet Gürses: Şimdi çok doğru bir yerden sormuş oluyorsunuz soruyu. Şunu söylemekte fayda var aslında; şöyle bir tespit yapalım öncelikle. Yani Suriye'deki Kürtler Amerika'yla işbirliği yaparak büyük kazanımlar elde ettiler. Doğrudur. Ama Suriye'deki Kürtler ve Kürtlük Amerika'dan önce de var idi, Amerika'dan sonra da var olacaktır. Dolayısıyla hani Suriye'deki Kürtleri, Kürtlüğün kazanımlarını son 10 yıla hapsetmek ve "Amerikasız bu olmazdı, Amerika olmadan da Kürtler yok olur biter." sonucuna varmak bana göre yanlış bir sonuca varmış oluruz. Suriye'deki Kürtlerin hem Amerika'yla hem İsrail'le ilişkileri bana göre taktiksel ve stratejik ilişkileriydi. Yani Suriye'de sahada olan insanların bunu göremeyeceğini söylemek, bunların bu konuda iyi hesap yapamadığını söylemek bence basite indirgemiş olur olayı. Şu aşamada şunu söyleyebiliriz: Amerika şimdilik bana göre Kürtlerden vazgeçti. O "şimdilik" kelimesinin altını çizmekte fayda var. Çünkü burası Orta Doğu; her an her şeyin değişebileceği, dengelerin çok rahat değişebileceği çok kaygan bir zeminden bahsediyoruz. İsrail'in şimdilik sessiz kaldığını görüyoruz. Yine aynı şekilde şimdilik demek istiyorum. Çünkü bana göre asıl hedef Irak'taki Haşdi Şabi denen unsurların bertaraf edilmesi ve potansiyel olarak İran'a yönelik ciddi bir saldırı. İsrail'in önündeki en büyük engel, İsrail açısından belki de en büyük tehlike burada "büyük balık" İran tehlikesidir. İsrail belki de perde arkasında -ben bunu tabii ki bir yorum olarak, bir tahmin olarak söylüyorum- İran'a yönelik bazı plan ve projeler var ise ve bu konuda bazı hesaplar ve kitaplar yapılmış ise yine altını çizerek söylüyorum şimdilik sessiz kalmayı tercih eden bir İsrail ve Amerika vardır. Ama Suriye'de dikiş tutması çok zor olan yamalı bohça hâline gelmiş bir devlet ve toplum vardır. Buradan siz derli toplu bir devlet, bir bütün çıkarmanız çok kolay değildir. Bu daha bu işin birinci raundu; ikinci, üçüncü rauntların da gelme ihtimali yüksek bence.

Ruşen Çakır: Peki hocam Türkiye'ye gelerek noktalayalım. Şimdi başta ne diyorduk? Temkinli iyimserlik vardı Kürtlerde. Şimdi Roj diyor ki: "Nitelikli karamsarlık var." diyor. Şimdi bilmiyorum katılır mısınız ama sanki devletin -hani devlet aklı diye hep bir şey söyledik sürecin başından beri- devletin bir şeyleri telafi etmesi gerekiyor gibi geliyor bana. Bilmiyorum ne dersiniz. Eğer süreci sürdürmekte samimilerse ne bekliyorsunuz bu aşamadan sonra? Neler olması gerekir?
Mehmet Gürses: Sizin Medyascope'ta benim birkaç gün önce yayınladığım yazıda şunu söylemeye çalışmış idim: Bakın Türkiye'yi çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum; uzakta yaşasam da sürekli takip ettiğim bir yerdir. Benim gerçekliğimin ve birçok Kürt'ün gerçekliğinin bir parçasıdır. Yaşadığımız ülkedir, bizim de ülkemizdir. Bayrak da ülke de bizimdir aynı zamanda. Ama sonuç itibarıyla siz Kürtlere "Kardeşiz." deyip de Kürtlere en fazla layık gördüğünüz şey "Anadilinizde seçmeli dilde eğitim yapabilirsiniz." diyorsanız; "Türkler ve Kürtler etle tırnak gibidir." deyip Kürtlere sürekli tırnak muamelesi yaparsanız ve sürekli keserseniz o tırnağı, bu iş nereye gider? İnsanların duygu dünyasıyla oynamış olursunuz. Ben şu andaki Kürt sokağını tabii ki uzaktan gözlemleyen birisi olarak söylüyorum; oradaki gözlemciler, oradaki arkadaşlar elbette daha iyi gözlemliyorlardır bunu ama sonuç itibarıyla bir duygu patlaması var, bir öfke patlaması var ve bir kopuş var. Ben o kopuşun önüne geçebilecek olan tek aktörün Türkiye'nin olduğunu düşünüyorum. Bakın; hükümet kazanmış olabilir ama devlet kaybetti. HTŞ Şam'da kazandı ama Suriye kaybetti. SDG kaybetti ama Kürtlük kazandı. Yani bu millet kavramına yeni bir format atmak zorundayız. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." diyoruz. Eyvallah, aynen olmalıdır; olması gereken odur. Ama millet kavramını kırpa kırpa öyle bir kuşa çevirdik ki kanadı olmayan bir kuş hâline getirdik bu milleti. Egemenlik paylaşılabilecek bir şeydir ve paylaştıkça daha çok egemen olursunuz. Beraber büyürsünüz. Yani bunu paylaşmadıkça, ülkenin ve milletin önemli bir kısmını siz bu egemenlikten yoksun bırakırsanız... "Siz sokakta Kürtçe konuşuyorsunuz, eşit vatandaşsınız daha başka ne istiyorsunuz?" gibi modası geçmiş ezbere kalıplarla eğer hâlâ siz bu Kürt sokağını ve Kürt sokağındaki öfkeyi kontrol edeceğinizi zannediyorsanız burada büyük bir yanılgı içinde olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla ben o yazıdaki sonuçla bitirmeye çalışayım yine bunu izninizle. Evet; çirkin erkek kadını öldürdü ama kadının saçı erkeğin eline dolandı. Yani bundan nasıl bir çıkış yolu olur? Burada yine asimetrik olarak daha güçlü olan Türkiye'nin ve Türk siyasal elitinin ne yapacağı belirgin bir öneme sahiptir. Karar aslında Kürtlerin değil; Kürtler söyleyebilecekleri, yapabilecekleri her şeyi söylemiş ve yapmış durumdalar.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler hocam. Çok sağ olun. Biraz daha önce aralıkla yapıyorduk, şimdi peş peşe yaptık ama bunlar önemli anlar. Buralara tarihe not düşmek gerekiyor. Bunun için yorumlarınız için, görüşleriniz için çok teşekkürler. Bir dahaki yayını ne zaman yapacağız ama gündem çok hızlı gelişiyor; yine yakında kapınızı çalabilirim. Çok sağ olun.
Mehmet Gürses: Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

Ruşen Çakır: Evet, Profesör Mehmet Gürses'le "Rojava efsanesi bitti mi?" sorusunun etrafında Suriye'de yaşananları ama tüm dünyada Kürtlerin neler yaşadığını konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
07.02.2026 Mansur Yavaş neden gündemde değil?
06.02.2026 Epstein skandalı ve Noam Chomsky’nin yarattığı hayal kırıklığı
05.02.2026 “Büyük medya” krizdeymiş!
04.02.2026 Murat Aksoy ile söyleşi: CHP’nin Kürt sorunuyla imtihanı
04.02.2026 Çözüm sürecinde sil baştan
04.02.2026 Yüksel Genç ile söyleşi: Suriye’de yaşananlar Kürtlerin çözüm sürecine bakışını nasıl etkiledi?
04.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: Bahçeli ne diyor, Erdoğan ne yapıyor?
03.02.2026 Abdullah Öcalan’a açık mektup ve 20 soru
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı